Bu yılın benim için verimli geçen bir yıl olduğunu
söyleyebilirim. Geçirdiğim zor
zamanlarda akıl ve ruh sağlığımı koruyabilmem için bir şeyler yapmam
gerekiyordu; mesleğime sığındım. Gücümün yettiği eğitimlere katıldım, daha çok
okudum ve araştırdım...
Gittiğim eğitimlerden biri de “Eğitimde Değişim Konferansı”
idi. İstanbul’da MEF Üniversitesi tarafından düzenlenen konferansı Eylül
ayında, Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen STEM&Fest’te Robert Koleji’nde
çalışan bir öğretmenden duyup araştırmaya başlamıştım. Konuşmacıları ve
konuları görünce “Ben de burada olmalıyım” dedim ve kayıt yaptırdım. 15 panel ve 150 atölye/sunumun yer aldığı kongre, 10-11 Aralık 2016 tarihlerinde Türkiye'nin dört bir tarafından yaklaşık 1200 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Programın
yoğunluğu nedeniyle katılamadığım atölyelerde ya da sunumlarda aklımın
kaldığını belirtip bende iz bırakan konuşmacı ve çalışmalardan kısaca
bahsedeceğim.
“Eğitimi Dönüştürüyoruz” iddiası ile yola çıkan kongre
açılış konuşmaları ile başladı. MEF Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof.
Dr. Mustafa Özcan konuşmasında eğitimcinin mesajının siyasi değil, pedagojik
olması gerektiğini vurguladı ve “15 Temmuz 1921’de Maarif Kongresi yapılırken
Türkiye işgal altındaydı” diyerek yapmamız gereken çok şey olduğunu hatırlattı.
Sırada İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Faruk Yelkenci
vardı. O da eğitimin değişebileceğini ama kendisini mesleğine adamış öğretmen
ihtiyacının hiç değişmeyeceğini vurguladığı konuşmasında öğretmenlerin
kendisini geliştirmesi, yetiştirmesi gerektiğini söyledi ve ekledi “Keşke
çocuklar da bizi ölçse”.
Abbas Güçlü ile “Eğitimde Değişime Genç Bakış” bölümü
merakla beklenen bölümlerden biriydi. Konuşmacılar üniversite ve lise
öğrencileri ile pek kıymetli Prof. Dr. İlber Ortaylı idi. Abbas Güçlü paneli
“Eğitimde değişim gençleri dinlemeden başlamaz.” diyerek başlattı. İlber Hoca
“İlk defa cahil olmayan bir topluluğa karşı konuşuyorum” diyerek bizleri
onurlandırdığı konuşmasında; eğitimde ezberin olması gerektiğini, bilgisini,
hafızasını kullanmadan Google’a bakan bir nesilden fayda gelmeyeceğini,
köylerdeki okulların yeniden açılması gerektiğini, kendi geleceğini garanti
görmeyen öğretmenlerin geleceği inşa edecek öğrencileri yetiştiremeyeceğini
vurguladı. Aristo’dan beri öğretmen öğrenci ilişkisinin yüz yüze yapıldığına
dikkat çekti ve öğretmen sistemden çıkarsa, sistemin çökeceğini ifade etti. Eğitimin
amacının yalnız öğrenen, ayakta kalan, bağımsız bireyler yetiştirmek olması
gerektiğine değindi ve ekledi: “Yalnızlık Allah'a mahsustur diyen bir toplumdan
ne bekleyebilirsiniz ki?”. Felsefe, sanat ve matematik olmadan iyi bir eğitim
yapılamayacağını vurgulayarak konuşmasını sonlandırdı.
Sırada Prof. Dr. Ali Nesin, Prof. Dr. Ziya Selçuk ve Prof.
Dr. Mustafa Özcan’ın konuşmacı olduğu “Eğitimde Değişimi Nasıl Başlatabiliriz?”
konulu panel vardı. Ali Nesin konuşmasında
yazarak düşünmenin önemine değindi. İsviçre’de eğitim gördüğü dönemde
çocukların öğretmenlerle arkadaş olabileceğini fark ettiğini vurgulayarak,
öğretmen-öğrenci iletişimini irdeledi. Daha sonra üzerinde hala düşündüğüm bir
soru sordu: “Çocuk kime aittir? Onun hakkında kim karar vermelidir? Devlet mi?
Aile mi?” Aslında bu soru İlber Hocanın sorduğu soruyu destekliyordu bence.
Birey olabilen insan kimseye ait olamaz, biat etmez. Matematik Köyü’ndeki uygulamalara da dikkat
çekti ve çocukları serbest bıraktıklarını ve onlara saygı
duyduklarını söyledi. Eğitimin amacının insanın içindeki erdemi ortaya çıkarmak
olduğunu vurguladı. Türkiye’nin en önemli sorununun özgürlük olduğunu söylediği
konuşmasında Ankara’da kapalı kapılar ardında eğitim adına alan kararların ne
kadar anlamlı olduğunu sordu.
Bir diğer sorunun da güzel olan her uygulamayı eğitime dahil
etmek olduğunu belirtti ve ekledi: “Lazım mı? Güzel mi? Güzel ve bizim olmayan birçok
şeyi aldığımız için hazımsızlık yaşıyoruz.”
Kısa zaman içinde ikinci kez dinleme fırsatı bulduğum Ziya Selçuk’un en çok aklımda kalan cümlesi şuydu: “Bilginiz ve cesaretiniz yoksa çocukların hayatına dokunmayınız.” Eğitim fakültelerinin insan tanımlarının olmadığına dikkat çekerek eğitimin amacının bile net olmadığını söyledi. Kendi özgün sistemimizin oluşturulması gerektiğini vurguladı. Her çocuğun parmak izi gibi farklı olduğunu ancak bizim her gün bu ilkeye ihanet ettiğimizi söylediği konuşmasına şunu ekledi: “Çocuk bir ırmaksa, okul HES’tir.” Eğitimin amacının çocuğun içinde var olanı desteklemek olduğunu, dışarıdan hazır paket vermek olmadığını anlattı ve ekledi “Eğitim rövanşı olmayan bir maçtır.” Okulsuz eğitim bir süredir merak ettiğim ve üzerine araştırma yaptığım bir konu. Ziya Hocanın konuşması bana bir kere daha okulsuz eğitimin mümkün olup olamayacağını düşünürdü.
Çokça karşılaşılan 21. yy becerilerinin çocuklara nasıl
entegre edilecek? sorusuna verdiği cevap dikkat çekiciydi: “Çocuk geleceğe
hazırlanmaz. Şu ana uyandırılır.”
Oldukça yoğun geçen sabah oturumlarından sonra yeni bir
panelle güne devam ettik. Bu sefer konumuz “Okullarda Değişim Nasıl Olmalı?”
idi. Ülkenin ileri gelen özel okul yöneticilerinin gözünden dinledik, görmeye
çalıştık değişimin nasıl olması gerektiğini. Konuşulanları özetlemek gerekirse
öğretmen eğitiminin niteliğinin önemi, konunun daraltılıp derinlemesine
bilgi sahibi olmanın gereği, değişime ayak uydurma zorunluluğu, okullardaki
değişimin lider yöneticilerle başlaması gerektiği gibi konularda fikir beyan ettiler. İşin başladığı ve bittiği yerin öğrenciyi
tanıyıp saygı duymak olduğunu vurguladılar. Farklılıklara saygı duyulmasının öneminden bahsedildiği konuşmada
öğrenciye tek bir yolun ya da seçeneğin dikte ettirilmemesi, en az 2-3 seçenek
sunulması gerektiği belirtildi.
Günün son oturumu bir
süredir ilgi duyduğum ve eğitim almaya başladığım hikaye anlatıcılığı ile
ilgiliydi: “Eğitime Anlam Kat: Hikaye Anlat.” Eğitmen Storytelling Academy
kurucularından Eda Bayraktar'dı. Hikayeleştirmeyi derslerde nasıl kullanmamız
gerektiği konusunda tüyolar verdi. Bunlardan bir de şuydu: Abartmak. Tek bir hikayenin beynin 7-8 farklı bölgesini harekete geçirdiğini vurguladı ve ekledi: “Beyin
unutmaz.” İnsanların yaptıklarımızı unutabileceklerini ama onlara hissettirdiklerim izi unutmayacaklarını söyleyerek eğitimdeki önemine dikkat çekti. Hikaye anlatıcılığının dinleyenlerin zihninde resim çizmek olduğunu söyledi.
İlk gün verimli geçmişti. Heybede çokça bilgi, yeni
planlarla ertesi günün hazırlıkları yapılacaktı. Ama akşam yaşadığımız vahşet,
heybeyi korku ve karamsarlıkla doldurdu… Bir kez daha –kim bilir kaçıncı kez-
yeniden ve inadına ayakta kalmaya çalışarak gittik ertesi gün MEF Üniversitesine.
Günün ilk oturumunda tercihimi “Değişen Eğitimde Değişmeyen
İhtiyaç: Sınıfta Duygusal Zeka” sunumundan yana kullandım. Güne bir gün önce
kaybettiğimiz insanları anarak, gözlerimiz nemli başladık. Sonra bir kağıt ve
bir zarf verdiler ve “Sizi siz yapan, yüzünüzde gülümseme ile hatırladığınız,
muhtemelen yaşadığınız sürece de unutmayacağınız öğretmeninizi düşünün ve ona
bir mektup yazın.” Aklıma gelen isim benim için çok önemli ve kıymetli olan, canım
hocam Tülay Üstündağ idi… Ona kısacık bir mektup yazdım ve eğitmenlerimiz
bizlerin adına mektuplarımızı postaladılar. Sunum duygusal zekanın önemi ile
devam etti…
İkinci atölye “Hayal Et-Tasarla–Çiz–Oyna” atölyesiydi.
Öğretmenleri kısa bir sunum yaptıktan sonra 4. Sınıf öğrencileri bize kendi
oyunumuzu tasarlamamız için rehberlik ettiler ve kendi deneyimlerini
paylaştılar. Kağıt, renkli kalemler ve grup çalışması ile kendi oyunumuzu tasarladık, akıllı telefonlarımızla oynadık. Farklı yaş grupları ile farklı amaçlar için kullanabileceğimiz
çalışma oldukça eğlenceli idi.
Öğleden sonra ise aslında fazla popüler bulduğum için
okumadığım, takip etmediğim Dr. Özgür Bolat’ı dinlemeye karar verdim. Hatta kitabını aldım ve imzalattım: "Beni Ödülle Cezalandırma". Özgür Hocayı keşke daha önce takip etmeye
başlasaydım diye hayıflandım. Dopdolu bir hocaymış meğer kendisi. Kitabı da, sunumu
da çok yararlıydı. Çocuğun sosyal ve duygusal gelişimi olmazsa bilişsel
gelişiminin anlamlı olmayacağını vurguladığı konuşmasında hem ebeveyn hem de
öğretmen olarak yaptığımız hatalara değindi. Bu kitap bu sayfada yakın zamanda
daha detaylı olarak yer alacak. Bir iki paragrafa sığmaz.
Geçen iki günün beni zenginleştirdiğini hissederek ayrıldım konferanstan. Okunacak kitapları not ettim, yapılabilecek çalışmaları belirledim. Gidilecek yeni eğitimleri planlama, edinilen bilgileri özümseme zamanı şimdi...









