21 Aralık 2016 Çarşamba

2. EĞİTİMDE DEĞİŞİM KONFERANSI

Bu yılın benim için verimli geçen bir yıl olduğunu söyleyebilirim.  Geçirdiğim zor zamanlarda akıl ve ruh sağlığımı koruyabilmem için bir şeyler yapmam gerekiyordu; mesleğime sığındım. Gücümün yettiği eğitimlere katıldım, daha çok okudum ve araştırdım...

Gittiğim eğitimlerden biri de “Eğitimde Değişim Konferansı” idi. İstanbul’da MEF Üniversitesi tarafından düzenlenen konferansı Eylül ayında, Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen STEM&Fest’te Robert Koleji’nde çalışan bir öğretmenden duyup araştırmaya başlamıştım. Konuşmacıları ve konuları görünce “Ben de burada olmalıyım” dedim ve kayıt yaptırdım. 15 panel ve 150 atölye/sunumun yer aldığı kongre, 10-11 Aralık 2016 tarihlerinde Türkiye'nin dört bir tarafından yaklaşık 1200 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Programın yoğunluğu nedeniyle katılamadığım atölyelerde ya da sunumlarda aklımın kaldığını belirtip bende iz bırakan konuşmacı ve çalışmalardan kısaca bahsedeceğim.


“Eğitimi Dönüştürüyoruz” iddiası ile yola çıkan kongre açılış konuşmaları ile başladı. MEF Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Özcan konuşmasında eğitimcinin mesajının siyasi değil, pedagojik olması gerektiğini vurguladı ve “15 Temmuz 1921’de Maarif Kongresi yapılırken Türkiye işgal altındaydı” diyerek yapmamız gereken çok şey olduğunu hatırlattı.

Sırada İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Faruk Yelkenci vardı. O da eğitimin değişebileceğini ama kendisini mesleğine adamış öğretmen ihtiyacının hiç değişmeyeceğini vurguladığı konuşmasında öğretmenlerin kendisini geliştirmesi, yetiştirmesi gerektiğini söyledi ve ekledi “Keşke çocuklar da bizi ölçse”.

Abbas Güçlü ile “Eğitimde Değişime Genç Bakış” bölümü merakla beklenen bölümlerden biriydi. Konuşmacılar üniversite ve lise öğrencileri ile pek kıymetli Prof. Dr. İlber Ortaylı idi. Abbas Güçlü paneli “Eğitimde değişim gençleri dinlemeden başlamaz.” diyerek başlattı. İlber Hoca “İlk defa cahil olmayan bir topluluğa karşı konuşuyorum” diyerek bizleri onurlandırdığı konuşmasında; eğitimde ezberin olması gerektiğini, bilgisini, hafızasını kullanmadan Google’a bakan bir nesilden fayda gelmeyeceğini, köylerdeki okulların yeniden açılması gerektiğini, kendi geleceğini garanti görmeyen öğretmenlerin geleceği inşa edecek öğrencileri yetiştiremeyeceğini vurguladı. Aristo’dan beri öğretmen öğrenci ilişkisinin yüz yüze yapıldığına dikkat çekti ve öğretmen sistemden çıkarsa, sistemin çökeceğini ifade etti. Eğitimin amacının yalnız öğrenen, ayakta kalan, bağımsız bireyler yetiştirmek olması gerektiğine değindi ve ekledi: “Yalnızlık Allah'a mahsustur diyen bir toplumdan ne bekleyebilirsiniz ki?”. Felsefe, sanat ve matematik olmadan iyi bir eğitim yapılamayacağını vurgulayarak konuşmasını sonlandırdı.


Sırada Prof. Dr. Ali Nesin, Prof. Dr. Ziya Selçuk ve Prof. Dr. Mustafa Özcan’ın konuşmacı olduğu “Eğitimde Değişimi Nasıl Başlatabiliriz?” konulu panel vardı.  Ali Nesin konuşmasında yazarak düşünmenin önemine değindi. İsviçre’de eğitim gördüğü dönemde çocukların öğretmenlerle arkadaş olabileceğini fark ettiğini vurgulayarak, öğretmen-öğrenci iletişimini irdeledi. Daha sonra üzerinde hala düşündüğüm bir soru sordu: “Çocuk kime aittir? Onun hakkında kim karar vermelidir? Devlet mi? Aile mi?” Aslında bu soru İlber Hocanın sorduğu soruyu destekliyordu bence. Birey olabilen insan kimseye ait olamaz, biat etmez. Matematik Köyü’ndeki uygulamalara da dikkat çekti ve çocukları serbest bıraktıklarını ve onlara saygı duyduklarını söyledi. Eğitimin amacının insanın içindeki erdemi ortaya çıkarmak olduğunu vurguladı. Türkiye’nin en önemli sorununun özgürlük olduğunu söylediği konuşmasında Ankara’da kapalı kapılar ardında eğitim adına alan kararların ne kadar anlamlı olduğunu sordu.  

Bir diğer sorunun da güzel olan her uygulamayı eğitime dahil etmek olduğunu belirtti ve ekledi: “Lazım mı? Güzel mi? Güzel ve bizim olmayan birçok şeyi aldığımız için hazımsızlık yaşıyoruz.”


Kısa zaman içinde ikinci kez dinleme fırsatı bulduğum Ziya Selçuk’un en çok aklımda kalan cümlesi şuydu: “Bilginiz ve cesaretiniz yoksa çocukların hayatına dokunmayınız.” Eğitim fakültelerinin insan tanımlarının olmadığına dikkat çekerek eğitimin amacının bile net olmadığını söyledi. Kendi özgün sistemimizin oluşturulması gerektiğini vurguladı. Her çocuğun parmak izi gibi farklı olduğunu ancak bizim her gün bu ilkeye ihanet ettiğimizi söylediği konuşmasına şunu ekledi: “Çocuk bir ırmaksa, okul HES’tir.” Eğitimin amacının çocuğun içinde var olanı desteklemek olduğunu, dışarıdan hazır paket vermek olmadığını anlattı ve ekledi “Eğitim rövanşı olmayan bir maçtır.” Okulsuz eğitim bir süredir merak ettiğim ve üzerine araştırma yaptığım bir konu. Ziya Hocanın konuşması bana bir kere daha okulsuz eğitimin mümkün olup olamayacağını düşünürdü.
Çokça karşılaşılan 21. yy becerilerinin çocuklara nasıl entegre edilecek? sorusuna verdiği cevap dikkat çekiciydi: “Çocuk geleceğe hazırlanmaz. Şu ana uyandırılır.”

Oldukça yoğun geçen sabah oturumlarından sonra yeni bir panelle güne devam ettik. Bu sefer konumuz “Okullarda Değişim Nasıl Olmalı?” idi. Ülkenin ileri gelen özel okul yöneticilerinin gözünden dinledik, görmeye çalıştık değişimin nasıl olması gerektiğini. Konuşulanları özetlemek gerekirse öğretmen eğitiminin niteliğinin önemi, konunun daraltılıp derinlemesine bilgi sahibi olmanın gereği, değişime ayak uydurma zorunluluğu, okullardaki değişimin lider yöneticilerle başlaması gerektiği  gibi konularda fikir beyan ettiler.  İşin başladığı ve bittiği yerin öğrenciyi tanıyıp saygı duymak olduğunu vurguladılar. Farklılıklara saygı duyulmasının öneminden bahsedildiği konuşmada öğrenciye tek bir yolun ya da seçeneğin dikte ettirilmemesi, en az 2-3 seçenek sunulması gerektiği belirtildi.

Günün son oturumu bir süredir ilgi duyduğum ve eğitim almaya başladığım hikaye anlatıcılığı ile ilgiliydi: “Eğitime Anlam Kat: Hikaye Anlat.” Eğitmen Storytelling Academy kurucularından Eda Bayraktar'dı. Hikayeleştirmeyi derslerde nasıl kullanmamız gerektiği konusunda tüyolar verdi. Bunlardan bir de şuydu: Abartmak. Tek bir hikayenin beynin 7-8 farklı bölgesini harekete geçirdiğini vurguladı ve ekledi: “Beyin unutmaz.” İnsanların yaptıklarımızı unutabileceklerini ama onlara hissettirdiklerimizi unutmayacaklarını söyleyerek eğitimdeki önemine dikkat çekti. Hikaye anlatıcılığının dinleyenlerin zihninde resim çizmek olduğunu söyledi.

İlk gün verimli geçmişti. Heybede çokça bilgi, yeni planlarla ertesi günün hazırlıkları yapılacaktı. Ama akşam yaşadığımız vahşet, heybeyi korku ve karamsarlıkla doldurdu… Bir kez daha –kim bilir kaçıncı kez- yeniden ve inadına ayakta kalmaya çalışarak gittik ertesi gün MEF Üniversitesine.

Günün ilk oturumunda tercihimi “Değişen Eğitimde Değişmeyen İhtiyaç: Sınıfta Duygusal Zeka” sunumundan yana kullandım. Güne bir gün önce kaybettiğimiz insanları anarak, gözlerimiz nemli başladık. Sonra bir kağıt ve bir zarf verdiler ve “Sizi siz yapan, yüzünüzde gülümseme ile hatırladığınız, muhtemelen yaşadığınız sürece de unutmayacağınız öğretmeninizi düşünün ve ona bir mektup yazın.” Aklıma gelen isim benim için çok önemli ve kıymetli olan, canım hocam Tülay Üstündağ idi… Ona kısacık bir mektup yazdım ve eğitmenlerimiz bizlerin adına mektuplarımızı postaladılar. Sunum duygusal zekanın önemi ile devam etti…

İkinci atölye “Hayal Et-Tasarla–Çiz–Oyna” atölyesiydi. Öğretmenleri kısa bir sunum yaptıktan sonra 4. Sınıf öğrencileri bize kendi oyunumuzu tasarlamamız için rehberlik ettiler ve kendi deneyimlerini paylaştılar. Kağıt, renkli kalemler ve grup çalışması ile kendi oyunumuzu tasarladık, akıllı telefonlarımızla oynadık. Farklı yaş grupları ile farklı amaçlar için kullanabileceğimiz çalışma oldukça eğlenceli idi.


Öğleden sonra ise aslında fazla popüler bulduğum için okumadığım, takip etmediğim Dr. Özgür Bolat’ı dinlemeye karar verdim. Hatta kitabını aldım ve imzalattım: "Beni Ödülle Cezalandırma". Özgür Hocayı keşke daha önce takip etmeye başlasaydım diye hayıflandım. Dopdolu bir hocaymış meğer kendisi. Kitabı da, sunumu da çok yararlıydı. Çocuğun sosyal ve duygusal gelişimi olmazsa bilişsel gelişiminin anlamlı olmayacağını vurguladığı konuşmasında hem ebeveyn hem de öğretmen olarak yaptığımız hatalara değindi. Bu kitap bu sayfada yakın zamanda daha detaylı olarak yer alacak. Bir iki paragrafa sığmaz.


32 yaşında olmam birine hayranlık duymama engel olmaz diye düşündüm ve Ali Koç’un yanına gittim. Bir fotoğraf çektirdim, yaptığı işe duyduğum hayranlığı dile getirdim ve rahatladım. Sonra da konuşmasını dinlemek üzere salona geçtim. Sunumun adı “Radyodan Öğrenme Deneyimi: OSH Radyo” idi. Aslında Ali Hocanın konuşmasından ziyade iyi bir uygulamanın paylaşılması üzerine kurgulanmıştı. Bir edebiyat öğretmeninin üniversite hazırlık öğrencilerini sınava hazırlamak için kurduğu radyo ve radyo programının içeriği anlatıldı. Hem takdire şayan bir uygulama olan OSH radyoyu tanıdık hem de Ali Hocanın düşüncelerini dinledik. 



Geçen iki günün beni zenginleştirdiğini hissederek ayrıldım konferanstan. Okunacak kitapları not ettim, yapılabilecek çalışmaları belirledim. Gidilecek yeni eğitimleri planlama, edinilen bilgileri özümseme zamanı şimdi...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder