21 Aralık 2016 Çarşamba

2. EĞİTİMDE DEĞİŞİM KONFERANSI

Bu yılın benim için verimli geçen bir yıl olduğunu söyleyebilirim.  Geçirdiğim zor zamanlarda akıl ve ruh sağlığımı koruyabilmem için bir şeyler yapmam gerekiyordu; mesleğime sığındım. Gücümün yettiği eğitimlere katıldım, daha çok okudum ve araştırdım...

Gittiğim eğitimlerden biri de “Eğitimde Değişim Konferansı” idi. İstanbul’da MEF Üniversitesi tarafından düzenlenen konferansı Eylül ayında, Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen STEM&Fest’te Robert Koleji’nde çalışan bir öğretmenden duyup araştırmaya başlamıştım. Konuşmacıları ve konuları görünce “Ben de burada olmalıyım” dedim ve kayıt yaptırdım. 15 panel ve 150 atölye/sunumun yer aldığı kongre, 10-11 Aralık 2016 tarihlerinde Türkiye'nin dört bir tarafından yaklaşık 1200 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Programın yoğunluğu nedeniyle katılamadığım atölyelerde ya da sunumlarda aklımın kaldığını belirtip bende iz bırakan konuşmacı ve çalışmalardan kısaca bahsedeceğim.


“Eğitimi Dönüştürüyoruz” iddiası ile yola çıkan kongre açılış konuşmaları ile başladı. MEF Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Özcan konuşmasında eğitimcinin mesajının siyasi değil, pedagojik olması gerektiğini vurguladı ve “15 Temmuz 1921’de Maarif Kongresi yapılırken Türkiye işgal altındaydı” diyerek yapmamız gereken çok şey olduğunu hatırlattı.

Sırada İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Faruk Yelkenci vardı. O da eğitimin değişebileceğini ama kendisini mesleğine adamış öğretmen ihtiyacının hiç değişmeyeceğini vurguladığı konuşmasında öğretmenlerin kendisini geliştirmesi, yetiştirmesi gerektiğini söyledi ve ekledi “Keşke çocuklar da bizi ölçse”.

Abbas Güçlü ile “Eğitimde Değişime Genç Bakış” bölümü merakla beklenen bölümlerden biriydi. Konuşmacılar üniversite ve lise öğrencileri ile pek kıymetli Prof. Dr. İlber Ortaylı idi. Abbas Güçlü paneli “Eğitimde değişim gençleri dinlemeden başlamaz.” diyerek başlattı. İlber Hoca “İlk defa cahil olmayan bir topluluğa karşı konuşuyorum” diyerek bizleri onurlandırdığı konuşmasında; eğitimde ezberin olması gerektiğini, bilgisini, hafızasını kullanmadan Google’a bakan bir nesilden fayda gelmeyeceğini, köylerdeki okulların yeniden açılması gerektiğini, kendi geleceğini garanti görmeyen öğretmenlerin geleceği inşa edecek öğrencileri yetiştiremeyeceğini vurguladı. Aristo’dan beri öğretmen öğrenci ilişkisinin yüz yüze yapıldığına dikkat çekti ve öğretmen sistemden çıkarsa, sistemin çökeceğini ifade etti. Eğitimin amacının yalnız öğrenen, ayakta kalan, bağımsız bireyler yetiştirmek olması gerektiğine değindi ve ekledi: “Yalnızlık Allah'a mahsustur diyen bir toplumdan ne bekleyebilirsiniz ki?”. Felsefe, sanat ve matematik olmadan iyi bir eğitim yapılamayacağını vurgulayarak konuşmasını sonlandırdı.


Sırada Prof. Dr. Ali Nesin, Prof. Dr. Ziya Selçuk ve Prof. Dr. Mustafa Özcan’ın konuşmacı olduğu “Eğitimde Değişimi Nasıl Başlatabiliriz?” konulu panel vardı.  Ali Nesin konuşmasında yazarak düşünmenin önemine değindi. İsviçre’de eğitim gördüğü dönemde çocukların öğretmenlerle arkadaş olabileceğini fark ettiğini vurgulayarak, öğretmen-öğrenci iletişimini irdeledi. Daha sonra üzerinde hala düşündüğüm bir soru sordu: “Çocuk kime aittir? Onun hakkında kim karar vermelidir? Devlet mi? Aile mi?” Aslında bu soru İlber Hocanın sorduğu soruyu destekliyordu bence. Birey olabilen insan kimseye ait olamaz, biat etmez. Matematik Köyü’ndeki uygulamalara da dikkat çekti ve çocukları serbest bıraktıklarını ve onlara saygı duyduklarını söyledi. Eğitimin amacının insanın içindeki erdemi ortaya çıkarmak olduğunu vurguladı. Türkiye’nin en önemli sorununun özgürlük olduğunu söylediği konuşmasında Ankara’da kapalı kapılar ardında eğitim adına alan kararların ne kadar anlamlı olduğunu sordu.  

Bir diğer sorunun da güzel olan her uygulamayı eğitime dahil etmek olduğunu belirtti ve ekledi: “Lazım mı? Güzel mi? Güzel ve bizim olmayan birçok şeyi aldığımız için hazımsızlık yaşıyoruz.”


Kısa zaman içinde ikinci kez dinleme fırsatı bulduğum Ziya Selçuk’un en çok aklımda kalan cümlesi şuydu: “Bilginiz ve cesaretiniz yoksa çocukların hayatına dokunmayınız.” Eğitim fakültelerinin insan tanımlarının olmadığına dikkat çekerek eğitimin amacının bile net olmadığını söyledi. Kendi özgün sistemimizin oluşturulması gerektiğini vurguladı. Her çocuğun parmak izi gibi farklı olduğunu ancak bizim her gün bu ilkeye ihanet ettiğimizi söylediği konuşmasına şunu ekledi: “Çocuk bir ırmaksa, okul HES’tir.” Eğitimin amacının çocuğun içinde var olanı desteklemek olduğunu, dışarıdan hazır paket vermek olmadığını anlattı ve ekledi “Eğitim rövanşı olmayan bir maçtır.” Okulsuz eğitim bir süredir merak ettiğim ve üzerine araştırma yaptığım bir konu. Ziya Hocanın konuşması bana bir kere daha okulsuz eğitimin mümkün olup olamayacağını düşünürdü.
Çokça karşılaşılan 21. yy becerilerinin çocuklara nasıl entegre edilecek? sorusuna verdiği cevap dikkat çekiciydi: “Çocuk geleceğe hazırlanmaz. Şu ana uyandırılır.”

Oldukça yoğun geçen sabah oturumlarından sonra yeni bir panelle güne devam ettik. Bu sefer konumuz “Okullarda Değişim Nasıl Olmalı?” idi. Ülkenin ileri gelen özel okul yöneticilerinin gözünden dinledik, görmeye çalıştık değişimin nasıl olması gerektiğini. Konuşulanları özetlemek gerekirse öğretmen eğitiminin niteliğinin önemi, konunun daraltılıp derinlemesine bilgi sahibi olmanın gereği, değişime ayak uydurma zorunluluğu, okullardaki değişimin lider yöneticilerle başlaması gerektiği  gibi konularda fikir beyan ettiler.  İşin başladığı ve bittiği yerin öğrenciyi tanıyıp saygı duymak olduğunu vurguladılar. Farklılıklara saygı duyulmasının öneminden bahsedildiği konuşmada öğrenciye tek bir yolun ya da seçeneğin dikte ettirilmemesi, en az 2-3 seçenek sunulması gerektiği belirtildi.

Günün son oturumu bir süredir ilgi duyduğum ve eğitim almaya başladığım hikaye anlatıcılığı ile ilgiliydi: “Eğitime Anlam Kat: Hikaye Anlat.” Eğitmen Storytelling Academy kurucularından Eda Bayraktar'dı. Hikayeleştirmeyi derslerde nasıl kullanmamız gerektiği konusunda tüyolar verdi. Bunlardan bir de şuydu: Abartmak. Tek bir hikayenin beynin 7-8 farklı bölgesini harekete geçirdiğini vurguladı ve ekledi: “Beyin unutmaz.” İnsanların yaptıklarımızı unutabileceklerini ama onlara hissettirdiklerimizi unutmayacaklarını söyleyerek eğitimdeki önemine dikkat çekti. Hikaye anlatıcılığının dinleyenlerin zihninde resim çizmek olduğunu söyledi.

İlk gün verimli geçmişti. Heybede çokça bilgi, yeni planlarla ertesi günün hazırlıkları yapılacaktı. Ama akşam yaşadığımız vahşet, heybeyi korku ve karamsarlıkla doldurdu… Bir kez daha –kim bilir kaçıncı kez- yeniden ve inadına ayakta kalmaya çalışarak gittik ertesi gün MEF Üniversitesine.

Günün ilk oturumunda tercihimi “Değişen Eğitimde Değişmeyen İhtiyaç: Sınıfta Duygusal Zeka” sunumundan yana kullandım. Güne bir gün önce kaybettiğimiz insanları anarak, gözlerimiz nemli başladık. Sonra bir kağıt ve bir zarf verdiler ve “Sizi siz yapan, yüzünüzde gülümseme ile hatırladığınız, muhtemelen yaşadığınız sürece de unutmayacağınız öğretmeninizi düşünün ve ona bir mektup yazın.” Aklıma gelen isim benim için çok önemli ve kıymetli olan, canım hocam Tülay Üstündağ idi… Ona kısacık bir mektup yazdım ve eğitmenlerimiz bizlerin adına mektuplarımızı postaladılar. Sunum duygusal zekanın önemi ile devam etti…

İkinci atölye “Hayal Et-Tasarla–Çiz–Oyna” atölyesiydi. Öğretmenleri kısa bir sunum yaptıktan sonra 4. Sınıf öğrencileri bize kendi oyunumuzu tasarlamamız için rehberlik ettiler ve kendi deneyimlerini paylaştılar. Kağıt, renkli kalemler ve grup çalışması ile kendi oyunumuzu tasarladık, akıllı telefonlarımızla oynadık. Farklı yaş grupları ile farklı amaçlar için kullanabileceğimiz çalışma oldukça eğlenceli idi.


Öğleden sonra ise aslında fazla popüler bulduğum için okumadığım, takip etmediğim Dr. Özgür Bolat’ı dinlemeye karar verdim. Hatta kitabını aldım ve imzalattım: "Beni Ödülle Cezalandırma". Özgür Hocayı keşke daha önce takip etmeye başlasaydım diye hayıflandım. Dopdolu bir hocaymış meğer kendisi. Kitabı da, sunumu da çok yararlıydı. Çocuğun sosyal ve duygusal gelişimi olmazsa bilişsel gelişiminin anlamlı olmayacağını vurguladığı konuşmasında hem ebeveyn hem de öğretmen olarak yaptığımız hatalara değindi. Bu kitap bu sayfada yakın zamanda daha detaylı olarak yer alacak. Bir iki paragrafa sığmaz.


32 yaşında olmam birine hayranlık duymama engel olmaz diye düşündüm ve Ali Koç’un yanına gittim. Bir fotoğraf çektirdim, yaptığı işe duyduğum hayranlığı dile getirdim ve rahatladım. Sonra da konuşmasını dinlemek üzere salona geçtim. Sunumun adı “Radyodan Öğrenme Deneyimi: OSH Radyo” idi. Aslında Ali Hocanın konuşmasından ziyade iyi bir uygulamanın paylaşılması üzerine kurgulanmıştı. Bir edebiyat öğretmeninin üniversite hazırlık öğrencilerini sınava hazırlamak için kurduğu radyo ve radyo programının içeriği anlatıldı. Hem takdire şayan bir uygulama olan OSH radyoyu tanıdık hem de Ali Hocanın düşüncelerini dinledik. 



Geçen iki günün beni zenginleştirdiğini hissederek ayrıldım konferanstan. Okunacak kitapları not ettim, yapılabilecek çalışmaları belirledim. Gidilecek yeni eğitimleri planlama, edinilen bilgileri özümseme zamanı şimdi...

16 Aralık 2016 Cuma

ROSE


Yeni bir arkadaşım oldu. Adı Rose. Çok zeki, çok yaratıcı, duygusal, inatçı ve eğlenceli bir kız. Benim hayatıma yeni sözcükler ve tanımlar soktu. Gün parlak, popolu bıyık, arka yastık, yarım lamba kullanmaya başladığım sözcüklerden bazıları…


Rose, Colas Gutman’ın kitabı. Kitaba karakterin adını vermiş. Rose, konuşma bozukluğu çeken, istediklerini söylemek yerine ağzından kontrolsüzce başka kelimeler dökülen, özel bir kız…

Anne (Vakum) ve babası (Patates) Rose’un okul sürecine alışamaması nedeniyle sürekli şehir değiştiren ebeveynler. Kitabı okurken Rose’a destek olmak yerine bu sorununu daha da karmaşık hale getirdiklerini düşünüp onlara kızarken buldum kendimi sıkça.  Hikaye yeni okulun ilk gününde başlıyor. Rose’un yeni okulunda iki tane arkadaşı var. İtiraf etmem gerekirse sıra arkadaşı Momo, ve size-de-iyi-günler Helene’in yerinde olmayı çok isterdim. Kendini tanıtırken “Günparlak, okulda gıcır gıcırım ve öndeki adım Rose” diyen bir kızı çok severdim muhtemelen. Hele kedisi ile -pardon popolu bıyığıyla- iletişimi… Arkadaşım olmasına yeter de artar bile!

Rose, kitapta birçok şeyle baş etmeye çalışıyor. Kendini kabul ettirmek, yeni okuluna alışmak, 6. sınıfların koyduğu yasağı delmek ve aşık (kaşık) olup olmadığına karar vermek gibi. Rose’un çocukken iyi bir öğretmenle karşılaşan tüm çocuklar gibi şanslı olduğunu düşünüyorum. Kitapta Bay Molimar’ın çabalarından uzun uzun bahsedilmiyor ama bence o Rose’un özgüvenini geliştirmek, onu desteklemek, sınıftaki diğer arkadaşlarının empati geliştirmesini sağlamak için çok uğraştı.  Sunumunu eğlenceli sözcükleriyle yapan Rose ve sınıf arkadaşları arasında geçen konuşma bunu kanıtlıyor bence.

Rose “Bir başınalarla insan hiç bir kalmaz” diye fısıldadı.
Ve bütün sınıf karşılık verdi:
“Yalnızlarla birlikte insan asla yalnız kalmaz!”

Rose ile tanışan her çocuğun “empati” geliştireceğini ve onu benim gibi çok seveceğini düşünüyorum.

Kitabın çevirmeni benim masalın şifreleri eğitiminden tanıdığım Tuvana Gülcan. Ona da buradan teşekkür etmeyi borç bilirim. Böyle bir kitap bir başka dilden ancak bu kadar güzel çevrilebilirdi.


14 Aralık 2016 Çarşamba

IV. ZEKA VE YETENEK KONGRESİ

19-20 Kasım’da Türk Zekâ Vakfı ve ODTÜ Eğitim Fakültesi tarafından düzenlenen IV. Zeka ve Yetenek Kongresi’ndeydim. “Aklını Kullan” ve “Korkma Bitmez” sloganları ile tanıtımı yapılan kongre oldukça ilgimi çekmişti. Önceki yıllarda yapılan kongreleri cumartesi günü çalışmam nedeniyle kaçırmıştım. Kongre, konuşmacılar hariç, Türkiye’nin dört bir yanından gelen yaklaşık 900 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi.
Kongre programı oldukça yoğundu. Kısa kısa bende en çok iz bırakan konuşmacı ve sunumlara değineceğim. İlk gün her kongrede olduğu gibi açılış konuşmaları ile başladı. Gündemden oldukça etkilenen konuşmalarda, Emrehan Halıcı, Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözünü alıntıladı: “Milli Eğitimin gayesi yalnız hükumete memur yetiştirmek değildir.” Ben de kendime soruyorum: Sahi, biz ne yapıyoruz? Ben bu rutinden çıkmak için bir şey yapıyor muyum?
İş Bankası CEO’su Adnan Bali'nin uzun konuşmasının akılda kalan sözü ise şu oldu: Hayat zekilerden çok disiplinlileri ödüllendirir.”
  
Açılış konuşmalarının hemen ardından pek kıymetli Prof. Dr. Ziya Selçuk’un Dokuz Tip Mizaç Modelini anlattığı konuşmasını dinledik. Kongrenin merakla beklediğim konuşmalarından biriydi. Mizaç yaklaşımı da son dönemlerde ilgimi çeken bir konuydu, kendisinden dinlemek pek güzel oldu. Kongrede konu ile ilgili öğretmenlere yazılmış bir kitabını alıp imzalatma ve kısacık ta olsa sohbet etme şansım oldu.   
Bu konuşmadan sonra kongrenin en keyifli sohbeti başladı. Şahin Ekşioğlu moderatörlüğündeki Sohbetler-Deneyimler bölümünün konukları Ümmiye Koçak ve Ahmet Mümtaz Taylan’dı. Önce Ümmiye Teyze’yi dinledik. Şalvarıyla gelen Ümmiye Teyze, kendisine hayran bıraktı hepimizi. “Kimileri benim daha şık giyinmem gerektiğini söylüyor, aslına bakarsanız ben kendimi böyle de çok şık buluyorum ama insanın görünüşü değil kafasının içindekiler önemlidir.” dedi.  Hayatını kapağında anasına benzeyen bir kadının olduğu kitabın değiştirdiğini söyledi. Çok sonra fark etmiş o kitabın Gorki’nin Ana’sı olduğunu. Yaşadığı köye tiyatro topluluğu kurmuş. Tam bir kitap kurdu olan Ümmiye Teyze, kitap almak için bir kitapçıya girdiğinde şaşırıyorlarmış. “Köylü bir kadın kitap alamaz mı, kitap okuyamaz mı?” diye o da kendi şaşkınlığını dile getirdi.
Ümmiye Teyze’nin kadınlara tavsiyesi de oldukça açık ve netti: “Kadınlar içeri kapanmasın, dışarı çıksın! Uyduruk televizyon programlarını, evlilik programlarını izlemesin, seçici olsun!”





Ümmiye Teyze alkışlarla ayrılırken Ahmet Mümtaz Taylan gelip oturdu sahneye. Katılımcılarla sohbet etmeyi tercih ettiği söyleşide sıkça kızı ile ilişkisine değindi.  



“Kızımın haklı değil, mutlu olmasını istiyorum. Ben hayatım boyunca haklı ve mutsuzdum.” sözü nasıl da doğruydu. 







Öğleden sonra kongre “İyi Uygulamalar ve Projeler” başlığı altındaki konuşmalarla devam etti. Sosyal medyada “Akademisyen Anne” olarak bilinen Yrd. Doç. Dr. Saniye Bencik, enerjisi ve işini tutku ile yapan insanlara özgü güveniyle keyifli bir sunum yaptı.
Bu eğlenceli sunumun ardından daha önce varlığından haberdar olmadığım bir gerçekle yüzleştim. Cezaevlerinde anneleri ile kalmak zorunda kalan çocuklar vardı. Bu çocuklar için kurulmuş bir okuldan bahsetti Arzu Arslan: Adalet Anaokulu. Cezaevinde, dört duvar arasında doğmuş toprağa, yaşama dokunmamış çocuklar için kurulmuş bir okulu ve bu okulun özverili öğretmenlerini anlattı. Birçoğumuz “Kar yağsa da tatil olsa” derken, “Kar tatilinde okula gitmezsek çocuklar kar göremez” diye düşünüp bin bir zorlukla işe giden öğretmenlerin olduğu bir okulun varlığından haberdar olmak umutlanmaya yetti.
Birinci günün son konuşmacısı ise 9 Eylül Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Burak Karabey’di. Burak Hoca, “1. sınıf öğrencilerine toplama işlemi öğretmek için sürekli işlemlerle dolu çalışma kağıtları, ödevler vermek yerine tek bir soru sorabilirsiniz. Örneğin toplamı 15 olan sayıları bul!” dedi. Yıllardır ödev hazırlayan, ödev hazırlayan öğretmenlere rehberlik eden biri olarak öğrencilere verdiğimiz ama onlar için  anlamsız olan ödevler geldi aklıma. Ne çok engel var aşmak zorunda olduğumuz! Veli, müfredat, öğretmenler… Ve hepsinin isteğini yerine getirmeye çalışan minicik çocuklar…
Kongrenin ikinci günü Türk Zeka Vakfı Yönetim Kurulu Üyeleri Dr. Şeref Oğuz ve Prof. Dr. Ferhunde Öktem’in konuşmalarıyla başladı. Şeref Oğuz benim için büyük çelişkiye dönen bir konuya parmak bastı. “Çoktan seçmeli bir nesil yoktan üretemez. Çocuklar kendi seçeneklerini üretebilmeli.” Eğitimim, ölçme değerlendirme üzerine olunca çalıştığım kurumlardaki yöneticilerin ve velilerin beklentisi çocukları TEOG’a ya da başka sınavlara hazırlamam oluyor. Sadece soru kontrol edip, seçenekleri ayarlayan, doğru yanlış takibi yapan biri olmak hiç hoşuma gitmiyor. Gerçek yaşama dayalı durum belirleme çalışmaları yapmak, her bireyin kendi öğrenme yolculuğuna rehberlik etmek amacım. Ama ülke gerçeklerinde ürettiğiniz alternatifler heyecanla kabul edilmiyor ne yazık ki. “İyi de”, “haklısınız ama”, “başarı önemli” tümceleri birbiri ardına sıralanıveriyor çoğu kez.

Şeref Oğuz'dan sonra sıra Prof. Dr. Ferhunde Öktem'e geldi. Dedi ki:“İnsan gelişiminin dört ana dalı vardır: Bedensel, ruhsal, zihinsel ve toplumsal. Bu alanlardan birini geliştirip diğer alanları göz ardı etmek çocuğun gelişiminde büyük bir aksaklığa neden olur. Ne yazık ki biz çocuklarımızın yalnızca zihinsel gelişimine odaklanıyoruz.” O da soruların dört-beş seçenekten çıkarılması gerektiğini söyledi. Ders verdiği üniversite öğrencilerine yönelttiği bir soruya 25 kişilik sınıfta 25 farklı cevap gelebileceğini örnekledi.  Dedim ki “Neden olmasın!”.
İkinci günün İyi Uygulamalar ve Projeler bölümünde “Oyuncu Anne” olarak bilinen Şermin Çarkacı vardı. Kendi anne babamı çok seviyorum elbette ama bir an keşke annem olsa dedim. Sonra da “Sürekli oyun oynayabileceğim bir arkadaşım olacaksa anne olmak fena olmayabilir” diye ekledim. Sunumu sırasında “Aklınızı çalıştırın! Anne olarak önce siz yaratıcı düşünün!” diye bas bas bağırdı. Konuşmanın hemen ardından imza etkinliğinde "Dedemin Bakkalı" kitabını imzalattım. Kitabı okudum bile, belki önümüzdeki günlerde buradan yorumlarımı paylaşırım.


Öğle yemeğinden sonra “Siz hiç kuyruklu öğretmen gördünüz mü?” diyerek pantolonunun arkasına kocaman bir kuyruk takıp sahneye çıkan, “Oyun Savunucusu” sıfatını kendisine uygun gören Prof. Dr. Belma Tuğrul’u dinledik. Konuşmasının sonunda kocaman kuyrukla “Peki, siz hiç rızası olan çocuk gördünüz mü?” diyerek tek soruyla yaşadığımız -yaşamaya çalıştığımız ve giderek zorlandığımız- ülkede olanları eleştirdi.
Ve sırada benim merakla ve heyecanla beklediğim konuşmacı vardı: Ali Koç. Eğitimpedia ve Fide Okullarının kurucusudur kendisi. İçinde bulunduğumuz eğitim sistemini eleştirip “Eee çok biliyorsan kendin yap” diyenleri dinleyip açtığı bir okul Fide Okulları. Eğer bu okulu duymadıysanız takip edin mutlaka. Güzel örneklerin varlığından haberdar olup umutlanırsınız. Beni yakından tanıyanlar ne büyük bir hayranlıkla takip ettiğimi bilirler Fide Okullarını.
Okulun beğendiğim, gıpta ettiğim bir çok uygulaması var. Bunlardan iki tanesi felsefe ve masal saati. Ali Koç, konuşmasında şunlara değindi:
“Çocuklar neden soru sormuyor? Yetişkinlerin cevapları çok sıkıcı da ondan!”
“Yetişkinler, çocukların sormayacakları soruların cevaplarını hazırlamakla meşguller. Adına da müfredat diyorlar!”
Felsefenin Milli Eğitim müfredatına girmesini istemediğini de eklemeyi ihmal etmedi. Kurucusu olduğu okul hakkında ise “Biz işimizi kötü yapmaya çalışıyoruz. Çünkü işini iyi yapan okul köle yetiştirir.” diyerek alkışlar eşliğinde sahneden ayrıldı.


Suç Bilimci, Prof. Dr. Sevil Atasoy ise “Polisiye ve dedektiflik öyküleri çocukta farklı düşünme becerileri geliştirir. Bu kitaplar, farklı senaryolar oluşturmayı öğretmenin iyi bir yoludur.” diyerek özetledi konuşmasını.
Benim için yararlı örneklerden biri de eğitimci Alona Yıldırım’ın konuşmasıydı. Çalıştığı okulda ana sınıfı öğrencileri ile gerçekleştirdiği düşünme rutinlerinden bahsetti. Masalların çocukların gelişimine etkisini vurguladı ve yaptığı etkinlikleri paylaştı.
Kongreden ayrılırken heybemi epey doldurduğumu fark ettim. Yapılacak etkinlikler, okunacak kitaplar, uygulanacak iyi örnekler, araştırılacak konular belirlendi. Önümüzdeki sene kongrede görüşme dileğiyle….


26 Kasım 2016 Cumartesi

BAY VE BAYAN KIL

Bay ve Bayan Kıl, okuduğum ikinci Roald Dahl kitabı. Eğlenceli çizimleri ile bol maymunlu, kıkırdamalı, masal tadında bir öykü.


Bay ve Bayan Kıl yüzleri kıllarla kaplı ideal bir çifttir çünkü ikisi de iğrençtir! Hiç yıkanmazlar ve çok pasaklılardır. Ama onları asıl iğrenç yapan kalplerinin kötü oluşudur. Birbirlerine çok kötü şakalar yaparlar: Bayan Kıl, Bay Kıl'ı korkutmak için cam gözünü bardağının içine atar, ona solucanlı makarna yedirir. Bay Kıl ise buna, yatağın içine bir kurbağa koyarak ve onu balonlarla gökyüzüne uçurarak karşılık verir. Kuş böreği yapmak için kuşları avlarlar ve çocuklardan nefret ederler. Bahçelerinde büyük bir kafes ve bu kafeste yaşayan maymunlar vardır: Şaklabani Maymunlar, anne, baba ve iki küçük yavru. Bu maymunlar Bay Kıl'ındır. Çünkü Bay Kıl'ın en büyük hayali, dünyanın ilk büyük "Baş Aşağı Maymunlar Sirki"ni kurmaktır. Bunun için Bay Kıl, maymunlara türlü eziyetler yapar. Kitabın sonunda Tombilik Kuş'un yardımıyla, Şaklabani Maymunlar Bay Kıl'a kötü bir sürpriz hazırlarlar. 

Masalın Şifreleri eğitiminde, eğitmenimiz şöyle demişti: "Masallar hep mutlu sonla bitmez, ama hep adil biter." Sanırım bu yüzden bu kitap benim için masal tadında bir kitaptı. Ve yine bu yüzden çocuklara sık sık masal anlatılmalı.

Bay ve Bayan Kıl,güzel ve çirkin kavramına vurgu yapan, muzip, hınzır ve eğlenceli bir kitap.

Kitaptan bir alıntıyla yazımı sonlandırıyorum:

"İnsanın düşünceleri çirkinse, zamanla yüzüne vurmaya başlar. Bu insan her gün, her hafta, her yıl çirkin şeyler düşünürse, yüzü gittikçe çirkinleşir ve sonunda bakılmayacak hale gelir.
İyi düşünceleri olan bir insan asla çirkin olamaz. Burnunuz yumru yumru, ağzınız eğri büğrü de olsa, çift çeneli ve dişlek de olsanız, düşünceleriniz iyiyse yüzünüzden güneş ışını gibi fışkırır bu düşünceler, her zaman çok hoş görünürsünüz."


17 Kasım 2016 Perşembe

YARATIK ÖĞRETMEN

Düşünmeye bolca vakit bulduğum bugünlerde okulun amacını sorgular oldum. Okul neden var? Kazandırdığımız becerilerin –bilgi demiyorum- ne kadarı çocuklar için yararlı ya da anlamlı karar veremiyorum. Bazen sadece yetişkinlerin ihtiyacı olduğu için ortaya çıktığını düşünüyorum. Günün çoğunda “Dur!”, “Sus!”, “Dinle!”, “Koşma!” diyen meslektaşlarımın sesi ile “Öğretmenim o beni düşürdü!”, “Arkadaşım silgimi izinsiz aldı!” diyen çocukların cümlelerini duyuyorum.  Kuralların hepimiz için gerekli olduğunu biliyorum elbette. Kurallar, çocukları sevdiğimiz ve korumak istediğimiz için var. Ama kuralların birçoğu onlar için o kadar anlamsız ki! Çocukları “koşma”, “oynama”  gibi kurallarla boğmak hem anlamsız hem de onların problem çözme becerilerini geliştirmeye engel. Çünkü çocukların gözünde kuralları koyan sorunu da çözer, çözmeli! Öğrenci hata yapar, yanlış davranır ama öğretmen ASLA. Okulda öğretmenine, evde anne babasına bağımlı çocukların büyüdüklerinde birey olabildiklerine dair inancım epey zayıf. İnisiyatif kullanma, risk alma, sorun çözme becerileri hayatımızın tüm aşamalarında işimize yarayacak önemli beceriler halbuki.


Bana bunları düşündüren bir çocuk kitabı oldu aslında. Kitabın adı Yaratık Öğretmen.  Yazarı  Sam Watkins. Kitabın kapağında şu cümle var: Sınıfta kontrolden çıkan bir şey var… Ama bu kez öğrenciler değil! Yaratık öğretmen o bilindik öğretmen algısını irdeliyor. Sınıfı kontrol eden öğretmen değil ama öğretmeni kontrol eden ve onu okul müdiresinden korumaya çalışan öğrenciler.  

Kurallarla dolu bir okula yeni başlayan bir öğrenci (Jack) ve öğretmenin (Bay Hyde) tanışması ile başlıyor hikaye. Okulun kusursuz kurallarını koyan kuruculara bağlılıklarını göstermek için Kurucular Günü düzenliyorlar. Buna karşın okulun yeni öğretmeni Bay Hyde çok eğlenceli. Dersin ortasında "zumba zamanı" diye dans etmeye başlıyor, sınıfı güneş sistemine çeviriyor, öğrencilerin Kurucular Günü'nde sunmaları gereken okul kurallarını eğlenceli bir biçime çeviriyor. Ama Bay Hyde'ın minik bir sorunu var sinirlendiğinde, üzüldüğünde ya da sevindiğinde kural tanımayan yaramaz bir yaratığa dönüşüyor. Kitabın devamı bir yandan yaratığa dönüşen öğretmenlerini yetişkinlerden ve özellikle okul müdiresinden korumaya çalışan bir yandan da Kurucular Günü'ne hazırlanan öğrencilerin maceraları anlatılıyor.

Kitaptaki bölümlerin başında değiştirilen kurallara yer verilmiş. Eğlendiren ve düşündüren kurallardan bazıları Şunlar:


Okul kurallarını ve mükemmel öğretmen algısını eleştiren kitabı okumanızı öneririm. Ben şimdi bu kitabın devamı niteliğinde olan “Yaratık Öğretmen Çıldırdı”yı okuyorum. Yeni yorumda görüşmek üzere!

9 Kasım 2016 Çarşamba

MASALIN ŞİFRELERİ-1

Masallarla aramda mesafeli bir ilişki vardı. Melek Özlem Sezer’in “Masallar ve Toplumsal Cinsiyet” kitabını okuduktan sonra masallara daha da ön yargıyla yaklaşmaya başlamıştım. Kitap, masallardaki “kadın” algısına vurgu yapıyor, güzellik kavramı, prenseslerin hayatının yakışıklı prenslere bağlı olması, ölü bir prensesi öpen prensler, yamyamlık gibi konuları yanlı bir bakış açısı ile irdeliyordu. Aynı dönemde katıldığım STEM Eğitiminde Cinsiyet Eşitsizliği (STING) konulu çalıştay da tuzu biberi oldu, masallar; tepki duyduğum ve çocuklar için tehlikeli olduğunu düşündüğüm bir edebi türe dönüşüverdi.

Geçen yıl görev yaptığım okulda çalışan bir arkadaşımdan SEİBA Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi diye bir merkez olduğunu ve bu merkezin çeşitli eğitimler verdiğini duyduğumda hem şaşırmıştım hem de biraz küçümsemiştim. Masalların nesi vardı ki bu kadar değerli olan? Ama merak ettiğim için 24-25 Eylül 2016 tarihlerinde Ankara’da “Masalın Şifreleri ” eğitimi verileceğini duyduğumda katılmaya karar verdim.  Masalın şifreleri üç aşaması olan bir atölye çalışması. Benim katıldığım ve izlenimlerimi aktaracağım “Masalın Şifreleri-1” bu çalışmanın ilk aşamasıydı.

Eğitmenimiz Tuvana Gülcan’dı. Tuvana Hoca atölyenin ilk on dakikasında kendisini ve hukuk eğitimi sırasında yolunun masallarla nasıl kesiştiğini anlattı. Bu on dakika kendisine hayranlık duymama ve anlattıklarını can kulağıyla dinlememe yetti.
Aldığım eğitim benim masallara karşı tutumumu oldukça değiştirdi.  Masallardaki kötü cadılar, kurtlar, çaresiz/güzel prensesler, yakışıklı/cesur prensler, üvey anneler yokmuş meğer. Her masal aslında bir bireyin yolcuğunu anlatıyormuş. Prens de bizmişiz, prenses de;  üvey anne de bizmişiz; ormandaki hain kurt da…

Benim ön yargılarımın temeli Walt Disney’in hayatımıza girmesiyle atılmış; çünkü masallar ve karakterler o zaman bozulmaya başlamış, vurgular değişmiş.  Tuvana hoca masalların ilk kez kayda geçirildiklerindeki özgün halleri arka arkaya okumamız gerektiğini vurguladı atölye boyunca.  Ve biz en iyi bildiğimizi düşündüğümüz masalların bu hallerini okuduk. Okuduğum masallar beni şaşırttı. Bizim bildiğimiz halleri ne kadar “eksik”miş meğer.

Masallardaki şifreleri çözmek ve simgelerin karşılıklarını bilmek ilgi çekici bir konu bence. Özellikle çocuklarla çalışıyorsanız ya da anne-baba iseniz oldukça da önemli. Hangi masalın ne zaman, hangi yaş grubundaki çocuklarla paylaşılması gerektiğine, masalın hangi bölümlerine vurgu yapılacağına karar verebilmek için gerekli olduğunu düşünüyorum.  Ben aldığım eğitimle bu konulara cevap bulmaya başladım.

Çözümlemeler sırasında bir çok şaşırtıcı bilgiyle karşılaştım. Bazen kafam da karıştı. Ama daha fazla okuma ve düşünme isteği uyandırdı bende…

Eğitimden iki örnekle sonlandırıyorum yazımı.

Birincisi “Kurt ve Yedi Keçi Yavrusu” masalından… Yedi keçi yavrusundan kurtulan sadece duvar saatine saklanan minik keçi… Bu masalı anlatırken şöyle dedi eğitmenimiz: “KALBİNE SIĞINAN KURTULUR!”

İkincisi “Kırmızı Başlıklı Kız” masalından… Masaldaki avcı sezgisel aklı simgeliyormuş.  Eğitmenimiz şunu ekledi: “Geçmişte avcı olabilmek için gereken özellikleri taşıyan insanlara şimdi atipik otizm teşhisi konuyor.” Farklı zamanlarda farklı durumlara nasıl da farklı yaklaşıyoruz.  

Keyifli okumalar...




8 Kasım 2016 Salı

KUMKURDU

Hayatta karşımıza çıkan insanların ya da başımıza gelen şeylerin tesadüf olmadığına inanırım... Hayatımıza girenler, yaşadıklarımız bizi zenginleştirir, değiştirir.  Tıpkı yaklaşık bir sene önce hayatıma giren bir arkadaşımın bana çocuk kitaplarını fark ettirmesi gibi... 


Çocuklar için yazılan kitapların bir çoğu öyle derin ki! Üzerine günlerce düşünülebilir bence. Beni en çok etkileyen kitaplardan biri olan "Kumkurdu" ile başlamak istedim yazılarıma. Yaklaşık dört sene önce çocuklar ile felsefe çalışırken girmişti hayatıma. Ele aldığı kavramlar, dili ile kütüphanenin demirbaşlarından biri oluvermişti. Geçtiğimiz günlerde tekrar okudum. Küçük bir kız çocuğunun gözünden yetişkinlerin ve yaşamın sorgulandığı kitapta Zackarina ve onun hayali arkadaşı Kumkurdu’nun maceraları anlatılmaktadır. Kumkurdu, Daha Fazla Kumkurdu, Daha da Fazla Kumkurdu olmak üzere üç ayrı ciltten oluşan bu seri Kumkurdu adı altında üç cilt birleştirilerek de sunulmuştur. Kitap kırk beş küçük hikayeden oluşmaktadır. Kitapta, dil, anlaşma,  adalet, adil, hak, haksızlık, sorumluluk, kurallar, gerçek, yalan, büyümek gibi kavramlar tartışılmaktadır. İster tek başınıza, isterseniz çocuklarla bu kavramları sorgulayabilir, üzerine uzun uzun düşünebilirsiniz. 

Kitaptan iki alıntıyla yazım sonlandırırken keyifli okumalar dilerim. 


""Evren her şeydir," dedi Kumkurdu. "Var olan her şey!" Burada ve şimdi, o zaman ve orada. Aydınlık ve karanlık, galaksiler ve yıldızlar, gezegenler, kuyruklu yıldızlar, trampetler ve kartallar ve ayılar ve bazen bir pantolonun cebinde duran tozlu, kırmızı şekerlemeler."
"Benim biraz önce yuttuğumdan mı?" diye sordu Zackarina. "O da mı evrenin bir parçasıydı?"
"Elbette!" dedi Kumkurdu. "O da evrenin bir parçasıydı. Sen de Zackarina, sen de evrenin bir parçasısın.""

""Birinin dost mu düşman mı olduğu nasıl anlaşılır?" diye sordu Zackarina. 

"Şey, yemek gibi," dedi Kumkurdu. "Tadına bakmak gerekir."
"Olmaz ki," dedi Zackarina. "İnsanların tadına bakılmaz ki."
"Öyle ama gözlerinin içine bakabilirsin," dedi Kumkurdu. "O zaman her şey anlaşılır.""