5 Mayıs 2019 Pazar

AĞUSTOS BÖCEĞİ

Hayatta kalabilmek için zamanımızı ve tecrübemizi belirli bir ücret karşılığında işverenlerimize veriyoruz. Ancak gittikçe acımasızlaşan şartlar hep bunlardan daha fazlasını talep ediyor. Bir süre sonra çalışma hayatının birer esirine dönüşüyoruz. İşte bu yaşadığımız tükenmişlik, kaybolmuşluk ve sıkışmışlık hislerini plaza çalışanına dönüştürdüğü ağustos böceği metaforuyla anlatıyor Shaun Tan “Ağustos Böceği” isimli kitabında. 

İş dünyasının acımasızlığına dem vuran Shaun Tan, insanın yeteneklerini takdir etmeyen, gelişmesi yönünde onu teşvik etmeyen, herkesi tek tipleştiren işveren politikalarını eleştiriyor.
Ağustos böceği, tam 17 yıl yüksek bir binada veri giriş memuru olarak çalışmış. Çalıştığı yıllar boyunca ne bir gün işe gecikmiş ne de hastalık izni almış. Tüm bu yıllar boyunca ofisteki insan-çalışanların zorbalıklarına, kötü davranışlarına maruz kalmış, onların yapamadıkları işlere koşturmuş, hatta başkalarının yapması gereken ama yapmadıkları işleri bile yapmış. Sürekli çalışıp didinmiş ancak hiçbir zaman hak ettiği takdiri, övgüyü alamamış. Tam aksine aşağılanmak, itilip kakılmak ve mobbinge uğramak dışında bir şey görememiş. Nihayet emekli olma zamanı gelmiş. Geride ne bir evi ne de birikmiş parası olan Ağustosböceği şimdi ne yapacak?

Bu kitap şahane çizimlerin, kısa cümlelerin, çokça sessizliklerin olduğu bir kitap. Shaun Tan çocuk kitabı yazmıyor bence. Bu bir çocuk kitabının çok ötesinde, çok sarsıcı, insanın kendi hayatını sorgulamasını sağlayan bir kitap. 
Sahi asıl ihtiyacımız olan şey nedir? Hayatta kalmak için temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek mi sadece? Bu yüzden mi katlanıyoruz onca haksızlığa? Peki benliğimizde, ruhumuzda açılan yaralara ne olacak? Bu şartlarda nasıl onaracağız onları? Başka türlüsü mümkün mü acaba? “İş”i gerçekten keyif aldığın, üretmenin hazzını yaşadığın bir yere dönüştürebilmek, bir iken çok, çok iken bir olabileceğini anlamak, farklılıklarla zenginleşebileceğinin ayırdına varmak mümkün mü? Bence adil bir ortam yaratmak, bir bütünün parçası olduğunu fark etmek/ettirmek çok zor değil... Yeter ki niyet olsun. Umut hep var :)

10 Aralık 2018 Pazartesi

BU KİTAPTA ÖĞRETMEN VAR

Çalıştığım okulun kurucusu, şimdiki Milli Eğitim Bakanımızın sıklıkla vurguladığı bir konu vardı: Eğitim fakültelerinin ortak tanımlarının olmaması. "İnsan", "başarı", "öğretmen", "öğrenci" ne demek? Ortak tanımlarda buluşmak önemli. Ama zor. Ortak aklı devreye sokmak, uzlaşmak kolay değil. 

Kendimce tanımlarım var elbette. Daha doğrusu tanımdan ziyade bence bir kavramda olması gereken özellikler var. Bir arkadaşımın önerisiyle okuduğum bir kitabı bu bağlamda tanıtmak istedim. Kitabın adı "Bu Kitapta Öğretmen Var". Yazarları Susanna Mattiangeli, Chira Carrer. Öğretmen nedir, ne değildir üzerine kurgulanmış bir kitap bu kitap. Kitapta hem tek bir öğretmenin özellikleri hem de birden fazla öğretmenin özellikleri vurgulanmış. 



Öğretmenseniz ya da eğitime kafa yoran biriyseniz kitabın sizi etkilememesi mümkün değil bana göre. Beni en çok etkileyen, gözlerimin dolmasına neden olan iki alıntıyı paylaşmak istiyorum.

"Öğretmenin içinde sayılar, şemalar, nehirler, dağlar, saat, beş duyu ve daha neler neler vardır. Hepsi de sonunda çocukların içine sızar, iyice yerleşir."

"Bir öğretmen kızınca her şey durur. Artık toplama yapılmaz, hiçbir şeyi bölmek mümkün olmaz. Irmaklar akmaya devam etmez, ilkel insan mızrağıyla öylece kalır."


Bir öğretmenin içinde güzellikler varsa, derdi daha iyi öğretmek, daha çok paylaşmaksa ne mutlu. Peki ya içinde kötülük varsa? Onlar da yerleşir mi sahi iyice çocukların içlerine? Kötü sözler, aşağılamalar? Ya o çocukların içinde kök salarsa, kendileri olmaya engel olursa, "başardım" hissinin yerine "hiçbir işe yaramazın tekiyim" dallanır budaklanırsa içlerinde? O zaman başka bir öğretmen silebilir mi bu izleri? 

Ya da bir öğretmen hep kızgınsa, etrafa ateş saçıyorsa? O zaman ne yapmalı?
Hep iyi ruhlarla karşılaşmamız dileğiyle...

3 Nisan 2017 Pazartesi

KIZIL AĞAÇ

   

   Topu topu on altı cümleden oluşan bir kitap okudum: Çarpıldım. Hah işte, tam da benim hissettiklerim dedirtti.  “Bazen gün doğar ve hiç umut getirmez beraberinde ve gitgide kötüleşir her şey,” diye başlıyor kitap. “Dünya sağır bir makinedir artık, ne his vardır içinde, ne de mantık.”, “…kaçınılmaz gibi görünür korkunç akıbetler.” gibi cümlelerle devam edip gidiyor. Öyle günler vardır, bilirsiniz. Dünyanın bütün dertleri sizin üzerinizdedir. Güne başlamak zor gelir. “Daha kötü ne olabilir?” dersiniz, bir bir yaşarsınız. İçiniz kararsa da, her şey üstünüze gelse de devam edersiniz. Türlü ruh hallerine bürünürsünüz tüm gün. Bir duygudan diğerine savrulur durursunuz. Bilirsiniz umut orada bir yerlerdedir. Kimse engel olamaz minicik bir tohumun kocaman bir ağaç olmasına.


Shaun Tan’ın yazdığı  “Kızıl Ağaç” bir öykünün yardımcı resimlerle anlatıldığı bir kitap değil. “Kızıl Ağaç”, yardımcı kısa cümlelerin de yer aldığı bir resimli kitap. Kitapta bir dil kullanılıyor ama bu, sözcüklerden değil, boyalardan, çizgilerden, desenlerden oluşan bir dil.  Bu kitabın bir çocuk kitabı olup olmadığına dair tartışmalar yapılıyor. Ben çocukların bir fanusun içinde yetiştirilmesine karşı çıkanlardanım. Onların çevrelerinde olup biten her şeyin farkında olduklarını düşünüyorum. Çocuklarınız varsa, neler olup bittiğini, ne hissettiğinizi anlatamıyorsanız, bu kitabı okuyun onlara. Umuda ihtiyacınız varsa, kötü günlerin geride kalmayacağına inanmaya başladıysanız, her sabah daha kötüsünü bekleyerek uyanıyorsanız bu kitabı kendiniz için alın.

Hepimizin güzel günlerin geleceğine inanmaya ihtiyacı var.  Umut, hepimizin içinde bir yerlerde yeniden filizlenmeyi bekliyor:


      “Tam da hayal ettiğin gibi…”                   

19 Şubat 2017 Pazar

SATILAN GÜLÜŞ

Düşünsenize gülüşünüz artık size ait değil. Her gülmeye çalıştığınızda yüzünüzdeki kaslar tuhaf biçimde kasılıyor ve korkunç bir görüntü ortaya çıkıyor. Ve siz daha bir çocuksunuz…


Kendime koşuşturmacasız, kedili, sakin bir pazar günü ayırdım ve okuma listemde yer alan James Krüss’ün “Satılan Gülüş” romanını okudum bugün.  Romanın kahramanı küçük bir çocuk. Adı Timm. Timm üvey annesi, üvey kardeşi ve babasıyla yoksul bir hayat sürmektedir.  Timm’in muhteşem bir gülüşü vardır ancak babasıyla geçirdiği zamanlar hariç mutsuzdur, kahkahası pek duyulmaz. Başına düşen bir kereste nedeniyle babasını kaybeder.  Bundan sonra mutlu olduğu zamanları hatırlamak için pazar günleri soluğu babasıyla gittiği hipodromda alır. Bir gün orada tanıştığı Bay Sibli, ona tuhaf bir anlaşma önerir: Tüm bahisleri kazanması karşılığında gülüşünü ona satması. Timm bu anlaşmayı düşünmeden kabul eder. Ancak olaylar onun umduğu gibi gelişmez. Romanın bundan sonrası Timm’in gülüşünü geri alma çabasını içerir. Ne mutlu ki Timm mücadelesinde yalnız değildir. Ona destek olan en az Timm kadar sevdiğim arkadaşları vardır: Güçlü dümenci Jonny, mücadeleci Bay Rickert, zeki ve gizemli Kreschimir.

Roman çok sürükleyici.  Aynı zamanda da çok sarsıcı. Bir süredir içinde bulunduğum durumu tokat gibi yüzüme çarptı. Ben bu sene hayatta kalabilmek için nelerden vazgeçtim? Nasıl bir anlaşma yaptım? Enerjimi, tecrübemi, zamanımı satmış gibi hissediyorum kendimi. “Geçecek bu günler!” diye avunmaya çalışıyorum ama artık zorlanıyorum. Romanı okurken kendi kendime sordum durdum: “Çözüm ne? Bu kadar gözümün önünde olan ama benim göremediğim şey ne?”.

Uzun lafın kısası gülmek özgürlüktür! Gülemeyen insan mutlu olamaz. Gülünüz, enerjinizi ve gülüşünüzü elinizden alan şeylerden uzak durunuz!  


16 Ocak 2017 Pazartesi

BİR ÇOCUK NE İŞE YARAR?

Geçen yazıda Rose’dan bahsetmiştim. Kitabın çevirmeni Masalın Şifreleri’nin eğitmeni Tuvana Gülcan’dı. Masalın Şifreleri-2 eğitiminde Tuvana Hoca’yı çeviri için tebrik etmiştim. O da bana yazarın başka bir kitabını daha okumamı tavsiye etmişti. Kitabın adı “Çocuk”.

 

Doğayı, yeşili herkes sever diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Kitabın minik kahramanı Leonard’ın  “Ben doğadan hoşlanmıyorum, doğa çirkin, yeşil ve sıkıcı!” cümlesiyle başlıyor kitap.

Anne ve babasının, doğada ne bulduklarını, çevreye hayran hayran bakmak dışında yapacak hiçbir şey olmamasına rağmen onu neden sevdiklerini anlamıyor. Leonard, yeşil düşkünü ya da onun tabiriyle mağara adamları gibi ateşin başında çay içip, ağaçların altında uyumaktan, doğada yürüyüş yapmaktan hoşlanan ailesinin aksine, kaldırımlarda yürümekten, bankların üzerinde zıplamaktan, sinemaya gitmekten ve güvercinleri kovalamaktan hoşlanıyor.

Leonard’ın doğadan hiç hoşlanmaması yetmezmiş gibi zaman zaman ailesiyle keçiyollarında yürüyüş yapıyor. Şehrin hareketli sokakları yerine, çevresinde dükkânlar dizili olmayan, ortasında otlar biten, kaşıntıya yol açan ısırgan otlarıyla çevrili bir sokakta bilek burkan taşlar arasında dolaşırken Leonard’ın düşündüğü tek şey var; sıkıcı, sıkıcı, sıkıcı! Leonard’da bizim gibi aslında yapmaktan hoşlanmadığı şeyleri yaparken mutsuz oluyor.

Bu gezilerden birinde, bir koyunla karşılaşıyor Leonard. Daha önce hiç küçük bir çocukla karşılaşmamış olan koyun, ne tip bir canlı olduğunu anlayamadığı Leonard’a hangi hayvan olduğunu soruyor. “Ben hayvan değilim. Ben Leonard’ım,” diyor kahramanımız. Ancak bir eşini daha görmediği bu tuhaf yaratığın verdiği cevap koyunu pek tatmin etmemiş olacak ki, Leonard’ın ne işe yaradığını sorgulamaya başlıyor. Öyle ya, doğada her canlı bir işe yarar, peki ama bir çocuk ne işe yarar?

Kitabın en can alıcı kısmı da bu soruyla karşılaşma anı. Cevap vermeden önce ne işe yaradığı konusunda epey kafa yoruyor Leonard. Kendisini bir tost makinesi, şişe açacağı ve dikiş makinesiyle karşılaştırıyor ve nihayetinde bir karara varıyor: “Sanırım hiçbir işe yaramıyorum!”

Verdiği cevap karşısında koyun o kadar eğleniyor, o kadar gülüyor ki, gürültüleri duyan inek ve tavuk da yanlarında bitiveriyor. Kahramanımızın maruz kaldığı sinir bozucu sorulara bir de onlarınkiler ekleniyor.

Anneme düdük makarnadan kolyeler yapar, babamın yanağına öpücük kondururum.” diyor Leonard. Hayvanlar burun kıvırıyor, alay ediyor. Koyun yününü, inek sütünü, tavuk yumurtalarını methediyor. Başkalarıyla kıyaslanmak, karşılaştırılmak kimin hoşuna gider; kimsenin. İçinde bulunduğu durum yüzünden iyice tepesi atan Leonard hararetle, bir sürü şey bildiğini, ileride meslek sahibi bir insan olacağını, matematik bilgisini anlatmaya çalışıyor ama bunların ne tavuk, ne inek ne de koyun için bir değeri varmış gibi görünüyor.

Tüm bunların üstüne, üç kafadarın küçük çocuğu yanına sürükledikleri kurt bile, hormonlu tavuk ve egzoz koktuğu gerekçesiyle şehir çocuğu Leonard’ı yemeyi reddediyor.  Leonard’da şehirli bir çocuk olduğu için köpek olsa korkacağını ama kurttan korkmadığını söyleyerek hayvanları şaşırtıyor. Artık hiçbir işe yaramadığına iyice emin olan kahramanımız, hayvanlara olan kırgınlığından, işe yaramaz bir canlı olduğunu düşünmekten dolayı gözyaşlarına boğularak ormanın derinliklerine dalıyor. Belki de en iyisi yabani bir çocuk olup, meşe palamudu yiyerek yaşamaktır, diye düşünürken kendisini anne ve babasının gövdesine yaslanmış uyuyakaldıkları ağacın altında buluyor.

Evlerine, hayatlarına geri dönüyorlar ama Leonard’ın aklında hep bir şüphe, hep bir endişe; bir gün hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkacak ve çöplerle birlikte dışarıyı boylayacak. “Bir çocuk ne işe yarar?” sorusu kafasının içinde o kadar çok dönüp duruyor ki, en sonunda anne ve babasına patlayıveriyor.

Anne ve babasının ne cevap verdiğini öğrenmek içinse kitabı okumanız gerekiyor.



1 Ocak 2017 Pazar

ANNE BABA KUMANDASI

Bir tane bile ağaç kesilmeden üretilen bir kitap okudunuz mu hiç?  Ben, %100 geri dönüşümlü kâğıda bitki özlü matbaa mürekkebi ile basılmış bir kitap okudum. Kitabın adı “Anne Baba Kumandası”. Yazarı Özlem Kalaça Yurdakul. Başka Bir Okul Mümkün Derneği’nin ilk kitabı bu kitap. İlkeli duruşlarından taviz vermeden, çocuk haklarını merkeze alan, doğa ve hayvan haklarını savunan, her türlü şiddet ve ayrımcılığı reddeden, farkındalık ve empatiyi yaygınlaştırıcı yayınlar yapmak hedefleri. BBOM Derneği, okulları, öğretmen köyü ve yayınlarıyla çok yaşasın! Başka türlüsünün yapılabileceğini hatırlatsın hep. Umut olsun.

Çok zor şey çocuk olmak. Herkesin her durumda değişen beklentilerini anlamak ve karşılamaya çalışmak kolay iş mi? Bir yandan da birey olma savaşı vermek pek yorucu. Çok yakın iki arkadaş olan Hortum ile Kabuk’ta bu durumdan çok sıkılıyorlar, özellikle anne baba engellerini aşmak istiyorlar ve kafa kafaya veriyorlar.  İstedikleri şey, bizlerin de zaman zaman sahip olmak istediğimiz şey aslında; sesleri kısılabilen, hatta dondurulabilen anne babalara sahip olmak. Bunun için buldukları çözüm bir anne baba kumandası yapmak. Sorunu tespit etme, yaratıcı düşünme, problem çözme, materyal toplama, özgün olma gibi bilimsel bir projede olması gereken basamakları eğlenceli ve yaratıcı biçimde yerine getirmeye çalışan iki afacanın eğlenceli hikayesinin anlatıldığı kitabı çok sevdim. Bir yandan çocukların yakalanmama telaşı diğer yandan ne olup bittiğini anlayan anne babanın çaktırmama gayreti ve öz değerlendirmeleri ile bir solukta okunuveren bir kitap olmuş.

Anne babalara çocukları ile okumalarını tavsiye edebilirim. Belki kendilerine ayna tutup, çocuklarının gözünden görebilirler kendilerini. Kitabı okurken, çocuklar varsa kendilerini rahatsız eden durumları paylaşabilirler. Ya da sadece zevk alırlar, bol bol kıkırdarlar.

Alınız, okuyunuz efendim. Pişman olmazsınız.


21 Aralık 2016 Çarşamba

2. EĞİTİMDE DEĞİŞİM KONFERANSI

Bu yılın benim için verimli geçen bir yıl olduğunu söyleyebilirim.  Geçirdiğim zor zamanlarda akıl ve ruh sağlığımı koruyabilmem için bir şeyler yapmam gerekiyordu; mesleğime sığındım. Gücümün yettiği eğitimlere katıldım, daha çok okudum ve araştırdım...

Gittiğim eğitimlerden biri de “Eğitimde Değişim Konferansı” idi. İstanbul’da MEF Üniversitesi tarafından düzenlenen konferansı Eylül ayında, Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen STEM&Fest’te Robert Koleji’nde çalışan bir öğretmenden duyup araştırmaya başlamıştım. Konuşmacıları ve konuları görünce “Ben de burada olmalıyım” dedim ve kayıt yaptırdım. 15 panel ve 150 atölye/sunumun yer aldığı kongre, 10-11 Aralık 2016 tarihlerinde Türkiye'nin dört bir tarafından yaklaşık 1200 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Programın yoğunluğu nedeniyle katılamadığım atölyelerde ya da sunumlarda aklımın kaldığını belirtip bende iz bırakan konuşmacı ve çalışmalardan kısaca bahsedeceğim.


“Eğitimi Dönüştürüyoruz” iddiası ile yola çıkan kongre açılış konuşmaları ile başladı. MEF Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Özcan konuşmasında eğitimcinin mesajının siyasi değil, pedagojik olması gerektiğini vurguladı ve “15 Temmuz 1921’de Maarif Kongresi yapılırken Türkiye işgal altındaydı” diyerek yapmamız gereken çok şey olduğunu hatırlattı.

Sırada İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Faruk Yelkenci vardı. O da eğitimin değişebileceğini ama kendisini mesleğine adamış öğretmen ihtiyacının hiç değişmeyeceğini vurguladığı konuşmasında öğretmenlerin kendisini geliştirmesi, yetiştirmesi gerektiğini söyledi ve ekledi “Keşke çocuklar da bizi ölçse”.

Abbas Güçlü ile “Eğitimde Değişime Genç Bakış” bölümü merakla beklenen bölümlerden biriydi. Konuşmacılar üniversite ve lise öğrencileri ile pek kıymetli Prof. Dr. İlber Ortaylı idi. Abbas Güçlü paneli “Eğitimde değişim gençleri dinlemeden başlamaz.” diyerek başlattı. İlber Hoca “İlk defa cahil olmayan bir topluluğa karşı konuşuyorum” diyerek bizleri onurlandırdığı konuşmasında; eğitimde ezberin olması gerektiğini, bilgisini, hafızasını kullanmadan Google’a bakan bir nesilden fayda gelmeyeceğini, köylerdeki okulların yeniden açılması gerektiğini, kendi geleceğini garanti görmeyen öğretmenlerin geleceği inşa edecek öğrencileri yetiştiremeyeceğini vurguladı. Aristo’dan beri öğretmen öğrenci ilişkisinin yüz yüze yapıldığına dikkat çekti ve öğretmen sistemden çıkarsa, sistemin çökeceğini ifade etti. Eğitimin amacının yalnız öğrenen, ayakta kalan, bağımsız bireyler yetiştirmek olması gerektiğine değindi ve ekledi: “Yalnızlık Allah'a mahsustur diyen bir toplumdan ne bekleyebilirsiniz ki?”. Felsefe, sanat ve matematik olmadan iyi bir eğitim yapılamayacağını vurgulayarak konuşmasını sonlandırdı.


Sırada Prof. Dr. Ali Nesin, Prof. Dr. Ziya Selçuk ve Prof. Dr. Mustafa Özcan’ın konuşmacı olduğu “Eğitimde Değişimi Nasıl Başlatabiliriz?” konulu panel vardı.  Ali Nesin konuşmasında yazarak düşünmenin önemine değindi. İsviçre’de eğitim gördüğü dönemde çocukların öğretmenlerle arkadaş olabileceğini fark ettiğini vurgulayarak, öğretmen-öğrenci iletişimini irdeledi. Daha sonra üzerinde hala düşündüğüm bir soru sordu: “Çocuk kime aittir? Onun hakkında kim karar vermelidir? Devlet mi? Aile mi?” Aslında bu soru İlber Hocanın sorduğu soruyu destekliyordu bence. Birey olabilen insan kimseye ait olamaz, biat etmez. Matematik Köyü’ndeki uygulamalara da dikkat çekti ve çocukları serbest bıraktıklarını ve onlara saygı duyduklarını söyledi. Eğitimin amacının insanın içindeki erdemi ortaya çıkarmak olduğunu vurguladı. Türkiye’nin en önemli sorununun özgürlük olduğunu söylediği konuşmasında Ankara’da kapalı kapılar ardında eğitim adına alan kararların ne kadar anlamlı olduğunu sordu.  

Bir diğer sorunun da güzel olan her uygulamayı eğitime dahil etmek olduğunu belirtti ve ekledi: “Lazım mı? Güzel mi? Güzel ve bizim olmayan birçok şeyi aldığımız için hazımsızlık yaşıyoruz.”


Kısa zaman içinde ikinci kez dinleme fırsatı bulduğum Ziya Selçuk’un en çok aklımda kalan cümlesi şuydu: “Bilginiz ve cesaretiniz yoksa çocukların hayatına dokunmayınız.” Eğitim fakültelerinin insan tanımlarının olmadığına dikkat çekerek eğitimin amacının bile net olmadığını söyledi. Kendi özgün sistemimizin oluşturulması gerektiğini vurguladı. Her çocuğun parmak izi gibi farklı olduğunu ancak bizim her gün bu ilkeye ihanet ettiğimizi söylediği konuşmasına şunu ekledi: “Çocuk bir ırmaksa, okul HES’tir.” Eğitimin amacının çocuğun içinde var olanı desteklemek olduğunu, dışarıdan hazır paket vermek olmadığını anlattı ve ekledi “Eğitim rövanşı olmayan bir maçtır.” Okulsuz eğitim bir süredir merak ettiğim ve üzerine araştırma yaptığım bir konu. Ziya Hocanın konuşması bana bir kere daha okulsuz eğitimin mümkün olup olamayacağını düşünürdü.
Çokça karşılaşılan 21. yy becerilerinin çocuklara nasıl entegre edilecek? sorusuna verdiği cevap dikkat çekiciydi: “Çocuk geleceğe hazırlanmaz. Şu ana uyandırılır.”

Oldukça yoğun geçen sabah oturumlarından sonra yeni bir panelle güne devam ettik. Bu sefer konumuz “Okullarda Değişim Nasıl Olmalı?” idi. Ülkenin ileri gelen özel okul yöneticilerinin gözünden dinledik, görmeye çalıştık değişimin nasıl olması gerektiğini. Konuşulanları özetlemek gerekirse öğretmen eğitiminin niteliğinin önemi, konunun daraltılıp derinlemesine bilgi sahibi olmanın gereği, değişime ayak uydurma zorunluluğu, okullardaki değişimin lider yöneticilerle başlaması gerektiği  gibi konularda fikir beyan ettiler.  İşin başladığı ve bittiği yerin öğrenciyi tanıyıp saygı duymak olduğunu vurguladılar. Farklılıklara saygı duyulmasının öneminden bahsedildiği konuşmada öğrenciye tek bir yolun ya da seçeneğin dikte ettirilmemesi, en az 2-3 seçenek sunulması gerektiği belirtildi.

Günün son oturumu bir süredir ilgi duyduğum ve eğitim almaya başladığım hikaye anlatıcılığı ile ilgiliydi: “Eğitime Anlam Kat: Hikaye Anlat.” Eğitmen Storytelling Academy kurucularından Eda Bayraktar'dı. Hikayeleştirmeyi derslerde nasıl kullanmamız gerektiği konusunda tüyolar verdi. Bunlardan bir de şuydu: Abartmak. Tek bir hikayenin beynin 7-8 farklı bölgesini harekete geçirdiğini vurguladı ve ekledi: “Beyin unutmaz.” İnsanların yaptıklarımızı unutabileceklerini ama onlara hissettirdiklerimizi unutmayacaklarını söyleyerek eğitimdeki önemine dikkat çekti. Hikaye anlatıcılığının dinleyenlerin zihninde resim çizmek olduğunu söyledi.

İlk gün verimli geçmişti. Heybede çokça bilgi, yeni planlarla ertesi günün hazırlıkları yapılacaktı. Ama akşam yaşadığımız vahşet, heybeyi korku ve karamsarlıkla doldurdu… Bir kez daha –kim bilir kaçıncı kez- yeniden ve inadına ayakta kalmaya çalışarak gittik ertesi gün MEF Üniversitesine.

Günün ilk oturumunda tercihimi “Değişen Eğitimde Değişmeyen İhtiyaç: Sınıfta Duygusal Zeka” sunumundan yana kullandım. Güne bir gün önce kaybettiğimiz insanları anarak, gözlerimiz nemli başladık. Sonra bir kağıt ve bir zarf verdiler ve “Sizi siz yapan, yüzünüzde gülümseme ile hatırladığınız, muhtemelen yaşadığınız sürece de unutmayacağınız öğretmeninizi düşünün ve ona bir mektup yazın.” Aklıma gelen isim benim için çok önemli ve kıymetli olan, canım hocam Tülay Üstündağ idi… Ona kısacık bir mektup yazdım ve eğitmenlerimiz bizlerin adına mektuplarımızı postaladılar. Sunum duygusal zekanın önemi ile devam etti…

İkinci atölye “Hayal Et-Tasarla–Çiz–Oyna” atölyesiydi. Öğretmenleri kısa bir sunum yaptıktan sonra 4. Sınıf öğrencileri bize kendi oyunumuzu tasarlamamız için rehberlik ettiler ve kendi deneyimlerini paylaştılar. Kağıt, renkli kalemler ve grup çalışması ile kendi oyunumuzu tasarladık, akıllı telefonlarımızla oynadık. Farklı yaş grupları ile farklı amaçlar için kullanabileceğimiz çalışma oldukça eğlenceli idi.


Öğleden sonra ise aslında fazla popüler bulduğum için okumadığım, takip etmediğim Dr. Özgür Bolat’ı dinlemeye karar verdim. Hatta kitabını aldım ve imzalattım: "Beni Ödülle Cezalandırma". Özgür Hocayı keşke daha önce takip etmeye başlasaydım diye hayıflandım. Dopdolu bir hocaymış meğer kendisi. Kitabı da, sunumu da çok yararlıydı. Çocuğun sosyal ve duygusal gelişimi olmazsa bilişsel gelişiminin anlamlı olmayacağını vurguladığı konuşmasında hem ebeveyn hem de öğretmen olarak yaptığımız hatalara değindi. Bu kitap bu sayfada yakın zamanda daha detaylı olarak yer alacak. Bir iki paragrafa sığmaz.


32 yaşında olmam birine hayranlık duymama engel olmaz diye düşündüm ve Ali Koç’un yanına gittim. Bir fotoğraf çektirdim, yaptığı işe duyduğum hayranlığı dile getirdim ve rahatladım. Sonra da konuşmasını dinlemek üzere salona geçtim. Sunumun adı “Radyodan Öğrenme Deneyimi: OSH Radyo” idi. Aslında Ali Hocanın konuşmasından ziyade iyi bir uygulamanın paylaşılması üzerine kurgulanmıştı. Bir edebiyat öğretmeninin üniversite hazırlık öğrencilerini sınava hazırlamak için kurduğu radyo ve radyo programının içeriği anlatıldı. Hem takdire şayan bir uygulama olan OSH radyoyu tanıdık hem de Ali Hocanın düşüncelerini dinledik. 



Geçen iki günün beni zenginleştirdiğini hissederek ayrıldım konferanstan. Okunacak kitapları not ettim, yapılabilecek çalışmaları belirledim. Gidilecek yeni eğitimleri planlama, edinilen bilgileri özümseme zamanı şimdi...